Bağlanma ve Ayrılık Kaygısı Bozukluğu


Çocuğun kişilik gelişiminde ve yetişkin olduğunda kişilik biçiminde çevrenin etkisi oldukça fazladır. Genel olarak, çocuğun ebeveynleri, kardeşleri, akrabaları ile olan ilişkileri, kişilik tarzını ve başkalarına ve şeylere karşı tutumlarını etkiler. Freud ve Bowlby gibi kuramcılar, ailenin rolünün ve güçlü etkisinin çocuğun sosyalleşmesi, kişilik oluşumu ve sosyal-psikolojik gelişimi üzerindeki öneminde hemfikirdir. Yani, ebeveynlerin ilgisi ve sevgisi, çocuğun gelişimini şekillendirir (Abd-Alrazek, 2005).

Bağlanma kuramı, kişilerin erken çocukluk döneminde ebeveynleri veya bakım verenleriyle arasındaki ilişkisinin kişinin psikolojik, duygusal ve sosyal gelişimine etki ettiğini savunan bir modeldir. John Bowlby tarafından geliştirilen bağlanma kuramı, kişilerin bağlanma stillerinin, özellikle erken çocukluk döneminde, hayatlarının ilerleyen yıllarındaki psikolojik ve sosyal işlevselliklerini belirlediğini öne sürer. Bowlby’nin başlatmış olduğu bağlanma kuramı sonrasında Ainsworth ve arkadaşları, daha sonrasında ise Bartholomew ve Horowitz’in katkılarıyla içeriği zenginleşmiş ve yetişkinlik döneminde bağlanmanın etkileri de araştırılarak devam etmiştir.

Öte yandan, erken dönemdeki bağlanma deneyimlerinin, özellikle aşırı kaygı, korku ve yalnızlık duygularıyla ilişkilendirilen psikolojik bozukluklar üzerindeki etkisi de dikkat çekicidir. Bu bağlamda, ayrılık kaygısı bozukluğu bağlanma teorisinin klinik bir yansıması olarak, bireylerin yakın ilişkilerden ve özellikle bakım verenlerinden ayrılma konusundaki yoğun korku ve kaygılarını açıklayan bir psikiyatrik durumdur. Ayrılık kaygısı bozukluğu, genellikle çocukluk döneminde görülse de yetişkinlikte de devam edebilen, kişinin yaşam kalitesini olumsuz şekilde etkileyen bir psikolojik bozukluk olarak karşımıza çıkar. Güncellenen DSM-5 tanı rehberi ile de ayrılma kaygısı bozukluğu yalnızca çocuklukta görülen bir rahatsızlık olarak değerlendirmeden çıkarılarak, yetişkinlerde de görülebilen bir bozukluk olarak yeniden sınıflandırılmış ve güncellenmiştir. Bu doğrultuda bağlanma modeli

ve ayrılık kaygısı bozukluğu arasında güçlü bir ilişki bulunmaktadır. Çocukların ebeveynleriyle geliştirdikleri bağlanma, bu bağlanmanın içeriği ve niteliği, ayrılık kaygısının derecesi ve türü üzerinde belirleyici bir etkiye sahiptir. Güvenli bağlanmaya sahip olmayan kişiler, özellikle de kaygılı bağlanma stiline sahip olan bireyler, ebeveynlerinden ayrılma düşüncesiyle yoğun bir kaygı, endişe ve korku yaşama eğilimindedirler. Yetişkin bireylerin ailesi veya partnerine yönelik kaybetme korkusuna ilişkin kaygıları yetişkinlik döneminde ayrılık anksiyetesinin belirtileri arasında kabul edilmektedir (Pini ve ark., 2014). Bu durum, erken çocukluk dönemindeki bağlanma deneyimlerinin, ilerleyen yaşlarda ayrılık kaygısı bozukluğuna yol açıp açmadığını, hangi bağlanma stillerinin ayrılık kaygısı bozukluğu ile daha güçlü ilişkiler geliştirdiğini inceleyen bir araştırma gerekliliğini doğurmaktadır.

BAĞLANMA KURAMI

Bebeklik dönemi (0-2 yaş) gelişimin en hızlı olduğu yaşam dönemidir. Bu dönemde bebekler fiziksel, duygusal, psikolojik olarak hızlı bir gelişim döneminde olurlar ve bu dönemde kendi kendisine yetebilecek bir yaşam becerisi kazanmadığı için annelerine veya bakım verenine bağımlı olurlar. Anneye veya bakım veren kişiye olan bu bağımlılık ve muhtaçlık bebeğin dünyasında kurduğu en önemli ilişki olma özelliğine sahiptir, bebeğin hem gelişmek büyümek için bu ilişkiye ihtiyacı vardır hem de dünyada kurduğu ilk ilişki olma özelliğiyle de önem taşır. Yaşamın ilk yıllarında kurulan bu ilişki gelecekte kurulacak başkalarıyla olan ilişkileri etkiler. Bu anlamda bağlanma kuramı bebeklikten itibaren anne veya bakım verenle kurulan bu derin ve anlamlı ilişkiyi inceler, yetişkinlik yaşamında kişinin sorunlarının temelinde bu ilişkinin sonuçlarının olduğunu savunur.

BAĞLANMA KURAMINA BOWLBY VE AİNSWORTH'UN KATKILARI

Bowlby, bebeklerin bakım verenleriyle aralarındaki ilişkiye, bebeklerin bakım verenleri ortamdan çıkarıldığında duydukları kaygıya odaklanarak bağlanma kuramı üzerinde çalışmaya başlamıştır. Bağlanma kuramında bebeğin bakım vereniyle kurduğu bu ilişkiye bağlanma adı verilir ve bağlanmanın dış dünya ile kurulan ilk ilişki olduğunu, kişilerin gelecekte kuracağı ilişkilerinin de temelinde yatan dinamiklerin kurulan bu ilk ilişkide yani bağlanmada oluştuğunu ifade eder. Bu anlamda bakım verenle kurulan bağlanma ilişkisi; psikolojik sağlamlığı yüksek, gelişim düzeyi normal olan ve özgüvenli yetişkinlerin oluşmasında önemli rol oynamaktadır. Bebeklik döneminde bağlanma ilişkisi olumlu yönde kurulan, sevgiyle güvenli bir ortamda büyüyen çocuklar büyüdüklerinde kendilerini sevilmeye değer bir birey olarak değerlendirir. Bowlby’e göre güvenli bağlanan bebekler annesine veya bakım verenine geri dönmekte zorluk yaşamazlar. Bu anlamda onu bir güvenli üs olarak kullanabilmektedirler. 

Güvenli bağlanan bebeklerin ilgi ve sevgi gösteren, tutarlı ve istikrarlı bağlanma figürüne sahip olmaları sonucunda kendisini değerli, sevilebilir biri olarak algılarken güvensiz bağlanan bebekler bakım vereninden gördüğü tutarsız, ihmalkâr davranışlar sonucu kendilerini güvende hissetmezler. Bu durumun sonucunda güvenli bağlanan bebekler benliğinin değerli olduğunu algılarken, güvensiz bağlanan bebekler benliğini değersiz olarak algılar. Bu anlamda benliğe ve başkalarına ilişkin güvenli içsel çalışan modeller benliğin değerli olduğu inancını ve diğerlerinin kişiyi kabul edip destekleyecekleri beklentisini içerirken, güvensiz içsel çalışan modeller ise benliğin değersiz olduğu inancını ve diğerlerinin kişiyi kabul edip etmeyecekleri ve destekleyip desteklemeyeceklerine ilişkin korku ve şüpheleri içerir. (Bowlby, 1973, 1980). Bebek ve bakım veren arasında kurulan ilişkinin yani bağlanmanın içeriği ve niteliği bağlanma stillerini oluşturur. Bu bağlanma stillerine Mary Ainsworth dikkat çekmiştir. Uganda projesinde Afrikalı anneleri ve bebekleri gözlemleyen Ainsworth bu proje kapsamında üç çeşit bebek bağlılık örüntüsü belirlemiştir. Annesi yanındayken keşfetme konusunda mutlu, sakin ve az ağlayan bebekler güvenli şekilde bağlanan bebeklerdi. Annelerinin kucağındayken bile ağlayan, keşfetme konusunda isteksiz olan bebekler ise güvensiz şekilde bağlanan bebeklerdi. Annesiyle henüz bağlanma gerçekleşmeyen bebeklerde ise anne için ayırt edici bir davranış gözlemlenmemiştir. Bu proje sonucunda güvenli bağlanma ve annenin bebeklerin sinyallerine olan hassasiyeti arasındaki ilişkinin önemi ortaya çıkmıştır.

BALTİMORE PROJESİ

Ainsworth Uganda’da yaptığı gözlemsel proje sonrasında Baltimore projesiyle devam etmiştir. Bu projede 52 hafta boyunca 26 katılımcı gözlemlendi. Bu gözlemde bebek ve anne arasındaki etkileşimler; beslenme durumları, bağlılığın niteliği, itaat, yakın vücut teması, sevecenlik konularında inceleme yapılmıştır. Bu gözlem neticesinde bebeklerin yaşadığı durumlara annelerin gösterdiği hassasiyet seviyesinde belirgin farklılıklar ortaya çıkmıştır. Bazı bebekler ve anneleri arasındaki beslenme ilişkisi uyum içerisinde ve karşılıklı olarak istemliyken bazı bebekler ve anneleri arasında bu uyum yakalanamamıştır. Benzer ayırt edici örüntüler 6 hafta ile 15 hafta arasındaki dönemde anne ve çocuk arasındaki yüz yüze etkileşimde gözlemlenmiştir. Anneler kendi oyun oynama davranışlarını bebeklerinin davranışlarıyla bağdaştırdığında bebekler eğlenceli zıplama, gülümseme ve ses çıkarma ile tepki vermiştir. Ancak anneler yüz yüze etkileşimi sessiz ve gülmeyen bir ifadeyle başlattıklarında sonraki etkileşimler sessiz ve kısadır. Ağlamada olduğu gibi yakın vücut teması hakkındaki bulgular beslenme ve yüz yüze etkileşimlerdekilere benzerlik gözlemlenmiştir. Bir annenin görmezden geldiği ağlama ve bebeğin ne kadar uzun süre ağlamasına göz yumduğu konusunda devasa farklılıklar vardır (Demirdağ,2017). Daha sonra Baltimore projesi, yabancı ortam yöntemiyle ilerlemeye devam etmiştir. Yabancı ortam yönteminde Bowlby’nin Bağlanma kuramının temel varsayımları sınanmış ve kuramın çerçevesi genişletilmiştir. Yabancı ortam yönteminde bir yaşındaki bebekler oyuncakların da olduğu bir oyun odasında önce annesinden ayrılır, sonrasında oyun odasına bir yabancı girer ve bebekle yalnız kalır, sonrasında odadan yabancı kişi de çıkar ve tekrar anne odaya girer. Bu yöntem 20 dakika süren sekiz oturum şeklinde planlamış ve bebekler gözlemlenmiştir. Yabancı ortam yönteminde temel amaç bebeğin annesinden ayrıldığında ve tekrar bir araya geldiğinde nasıl davranışlar sergilediğini bebeğin bağlanma sistemini aktive ederek gözlemlemektir. Bu yöntem sonucunda bağlanmada bireysel farklılıkların olabileceği kanaatine varılmış ve üç bağlanma stili ortaya konmuştur. Bu bağlanma stilleri; güvenli, kaygılı-kararsız ve kaçınan bağlanma stilleridir.

Güvenli Bağlanma: Bu bağlanma stilinde bebekler, annelerinden ayrıldıklarında zaman zaman rahatsızlık duysa da kendini güvende hissederek çevreyi keşfetmeye çalışmaya devam etmiştir, odadaki yabancıyla ilişki kurabilmiştir. Sonrasında annesi odaya geri geldiğinde kolaylıkla tekrar yakınlık kurabilmiş ve yeniden oyun oynamaya ve çevresini keşfetmeye başlamıştır. Yani bu bağlanma stiline sahip olan bebekler anneyi bir güvenli liman olarak benimsemiştir.

Kaygılı-Kararsız Bağlanma: Bu bağlanma tipine sahip olan bebekler, anneleri odadan ayrıldığında yoğun bir ağlama ve öfke göstermiştir. Öyle ki odayı keşfetmek istememiş ve yabancıyla bir etkileşim kurmak istememiştir. Anne odaya geri geldiğinde de anneye yapışsalar da öfkeli olarak protesto davranışı göstermiş ve kolaylıkla sakinleşememiştir. Güvenli bağlanma stiline sahip bebekler gibi anneyi güvenli bir liman olarak kullanamamaktadırlar. Bu bağlanma stiline sahip olan bebeklerin ihtiyaçlarına karşılık olarak annelerinin tutarsız bir tutum sergilediği gözlemlenmiştir.

Kaçınan Bağlanma: Bu bağlanma stiline sahip olan bebekler, oyun odasında anneleri yanlarındayken keşfetmeye isteklidir, oyuncaklarla oynamaktadırlar. Anneleri odadan ayrıldığında tepki vermeyerek oyun oynamaya devam eder ve odaya giren yabancıyla da herhangi bir iletişim kurmayarak oyun oynamaya devam etmişlerdir. Anneleri odaya geri geldiğinde ise bebekler yakınlaşma ihtiyacı duymamış ve bir tepki vermeyerek oyun oynamaya devam etmişlerdir. Kaçınan bağlanma stiline sahip bebeklerin anneleri, bebeklerin ihtiyaçlarına yanıt vermeyen ve fiziksel temas kurmayan anneler olarak gözlemlenmiştir.

YETİŞKİN BAĞLANMA STİLLERİ

Bowlby bağlanma stillerinin yaşam boyu etkin olduğunu söylemiş̧ ve birincil bakım verenden diğer insanlara genellenerek beşikten mezara kadar süreklilik taşıdığını öne sürmüştür (Bowlby,1982).

Yetişkinlik dönemi bağlanma konusunda ilk araştırmaları Hazan ve Shaver yapmıştır. Ainsworth ve arkadaşlarının geliştirdiği üç bağlanma stilinden oluşan çocuklukta bağlanma ilişkisini temel alarak yetişkin dönemine ve romantik ilişkilere uyarlamıştır. Bu anlamda yetişkinlik döneminde romantik ilişkilerde yaşananları anne veya bakım veren ile bebek arasındaki bağlanma ilişkisine benzetmiş ve yine Ainsworth ve arkadaşlarının araştırmalarında kullandığı kavramlara değinmiştir. Bu kavramlar bağlanma, güvenme ve yakın olma, bakım verme, cinsel davranışsal sistemlerinin etkileşimini kapsayan bir bağlanma süreci olarak kavramsallaştırmışlardır (Hazan&Shaver,1987). Ainsworth ve arkadaşlarının bağlanma modelinde yer alan bağlanma stillerini aynı şekilde yetişkin yaşamına uygulayan Hazan ve Shaver güvenli, kaygılı-kararsız ve kaçınan bağlanma olarak üç gruba ayırmıştır.

Güvenli Bağlanma: Güvenli bağlanma stiline sahip olan yetişkinler, kurduğu ilişkilerde yakınlık kurmaktan çekinmez, rahat ve kendini güvende hissederler.

Kaygılı-Kararsız Bağlanma: Bu bağlanma stiline sahip olan yetişkinler, romantik veya yakın ilişkilerinde yakınlık hissetmeye yoğun bir ihtiyaç duyarlar. Kıskançlık sorunları yaşayan, partneri tarafından reddedilmekten ve sevilmemekten çok yoğun bir korku duyan, güvensiz kişilerdir.

Kaçınan Bağlanma: Bu bağlanma tipinde kişi yakınlık kurmaktan ve kendisiyle yakınlık kurulmasından yoğun bir kaygı duyar. Kendisini güvende hissetmez ve başkalarına karşı da güven duymakta zorluk yaşar.

Yetişkin bağlanma stillerine Hazan ve Shaver’dan sonra Bartholomew ve Horowitz 1991 yılında yeni görüşler eklemiştir. Hazan ve Shaver’ın Ainsworth’ten yola çıkarak üç bağlanma stilini açıkladığı üçlü modelden ilham alan Bartholomew ve Horowitz dörtlü model yetişkin bağlanma stillerini oluşturmuşlardır. Bu modelde bireyin kendisine ve diğerlerine yönelik algısının olumlu veya olumsuz olması bağlamında, bağlanma stillerinin oluştuğundan bahsedilmektedir. Bu anlamda Bartholomew ve Horowitz’e göre “benlik-kendilik ve diğerlerinin olumlu ya da olumsuz algılanmasından, bağlanma stillerinin temel boyutları olan güvenli, saplantılı, kayıtsız ve korkulu olmak üzere dört boyut” ortaya çıkmaktadır (Bartholomew&Horowitz,1991). Benlik algısı olumlu olan bireyler; benlik saygısı yüksek, kendini olduğu gibi kabul edebilen ve kendisini sevilmeye layık olabilecek biri olarak algılamaktadır. Benlik algısı olumsuz olan bireyler ise; benlik saygısı düşük olan ve kendisini yeterince sevilmeye layık olmayan biri olarak algılamaktadır. Dörtlü modelin bir diğer boyutu olan bireyin başkalarını algılama durumuna göre ise; başkalarını olumlu olarak algılayan kişiler yakın ilişki kurabilen, başkalarını güvenilir biri olarak algılayabilen kişilerken; başkalarını olumsuz olarak algılayan bireyler ise diğerlerine kolaylıkla güvenememekte ve yakın ilişki kurma konusunda zorlanmaktadır, başkalarıyla etkileşim kurma konusunda reddedilmeye dair yoğun korkuları olması sebebiyle de diğerleriyle yakın ilişki kurmaktan uzak durmaktadır. Benlik algısının olumlu veya olumsuz olması ile başkalarını olumlu veya olumsuz algılama boyutlarının kombinasyonu dörtlü bağlanma modelini oluşturmaktadır.

Güvenli Bağlanma: Güvenli bağlanma stiline sahip olan kişilerin ebeveynleri tarafından ihtiyaçlarının duyarlı ve tutarlı bir şekilde karşılanması bu içsel çalışan modellerin gelişmesini sağlar (Bartholomew, 1990: 147-178). Güvenli bağlanma stiline sahip olan bireyler kendilerini sevilmeye değer olan biri olarak algılar, başkalarını ise reddedici olmayan, ulaşılabilir, güvenilir kişiler olarak algılar. Ayrıca bu bağlanma stiline sahip olan kişilerin benlik algısı olumlu yöndedir, öz saygısı yüksek ve yakın ilişki kurmakta zorluk yaşamamaktadır.

Saplantılı Bağlanma: Bu bağlanma stilinde kişi, kendisini sevilmeye değer biri olarak algılamaz, öz saygısı düşüktür. Başkalarını ise olumlu, sevilmeye değer kişiler olarak algılar. Bu anlamda kişi kendisini çok değersizleştirir ve başkaları tarafından kabul görmek amacıyla yoğun çaba harcar, reddedilmekten de yoğun bir kaygı duyar. Saplantılı bağlanma, yakınlık ihtiyacı ve terk edilme korkusunu yansıtır. Yakınlık ihtiyacının karşılanmaması ise sıkıntıya neden olur (Griffin & Bartholomew, 1994b: 431). Saplantılı bağlanan kişilerin çocukluklarında ebeveynlerinin tutarsız bir davranım biçimi olduğu düşünülmektedir.

Kayıtsız Bağlanma: Kayıtsız bağlanma stiline sahip kişiler, kendisini sevilmeye değer biri olarak değerlendirirken başkalarını güvenilmez, reddedici kişiler olarak tanımlar. Yakın ilişki kurmakta zorluk yaşarlar, bu zorlanmanın temelinde terk edilme korkusu yer almaktadır. Bu bağlanma stiline sahip olan bireyler, özgüvenleri yüksek ve bağımsız kişilerdir.

Korkulu Bağlanma: Bu bağlanma stiline sahip olan kişiler hem kendilerini hem de başkalarını güvenilmez, sevilmeye layık olmayan kişiler olarak algılar. Korkulu bağlanan kişiler diğerlerinin onayına oldukça ihtiyaç duyduğu halde terk edilme ve reddedilme korkuları olması sebebiyle yakın ilişki kurmaktan kaçınırlar. Korkulu bağlanan bireylerin özgüvenleri düşüktür. Bu anlamda sık sık başkaları tarafından onaylanma ihtiyacı hissederler ve sosyal yaşamda zorluk yaşarlar.

AYRILMA KAYGISI BOZUKLUĞU

Literatürde ayrılma kaygısı bozukluğuna dair altı temel yaklaşım bulunmaktadır. Bu yaklaşımlardan ilki Freud’un 1905 yılından 1926 yılına kadar savunduğu genel kaygı teorisini temel alır. Freud bir bebeğin bakım vereninden ayrıldığında duyduğu kaygının çocuğun libidosunun tatmin edilmemesinden kaynaklı olduğunu savunur. Bu teoriye "Dönüştürülmüş Libido" teorisi denebilir. İkinci bir temel görüş ise ayrılma kaygısının doğum travmasının tekrarı olarak yeniden yaşantılanmasıdır. Bu anlamda doğum kaygısı daha sonra yaşanan tüm ayrılık kaygılarının prototipidir. Rank'ı (1924) izleyerek buna 'Doğum travması' teorisi diyebiliriz. Bu, çocuğun bağını açıklamak için 'rahime dönüş özlemi' teorisinin karşılığıdır (Bowlby,1961). Ayrılma kaygısı bozukluğuna dair üçüncü temel görüş ise kaygının daha çok bir sinyal olduğunu savunur. Egonun tehlike olarak algıladığı durumlarda savunmaya geçmesini kaygı sinyali devreye girerek sağlar. Buna Freud’un sinyal teorisi adı verilir. Freud’un kaygıyla ilgili sinyal teorisi öncesinde farklı varsayımları olmuştur ve sinyal teorisi Freud’un kaygıyla ilgili son düşüncesidir. Sinyal teorisinde bebek, annesi onu terk ettiğinde kaygıyı bir güvenlik aracı olarak geliştirir ve bu sayede bebek annesinden uzak kalmak zorunda olmaz. Dördüncü temel görüşe göre ayrılık kaygısı, küçük çocuğun annesine karşı olan ikircikliliğinden dolayı, annesi ortadan kaybolduğunda onu yediğine veya başka bir şekilde mahvettiğine ve sonuç olarak onu tamamen kaybettiğine inanmasından kaynaklanır. Melanie Klein'ı (1935) izleyerek buna 'Depresif Kaygı' teorisi diyebiliriz (Bowlby,1961). Beşinci temel görüşe göre saldırganlığın yansıtılmasının ardından, küçük çocuk annesini zulmeden kişi olarak algılar: sonuç olarak onun gidişini ona kızdığı için veya onu cezalandırmak istediği için yorumlar. Bu sebeplerden dolayı annesi onu her terk ettiğinde ya asla geri dönmeyeceğine ya da bunu sadece düşmanca bir ruh hali içinde yapacağına inanır ve bu nedenle kaygı yaşar. Yine Melanie Klein'ı (1934) izleyerek, buna 'Zulüm Anksiyetesi' teorisi denilebilir (Bowlby,1961). Altıncı ve son temel görüş ise kaygının anneye olan bağlılığın kopmasına verilen birincil tepkidir. Bebeğin annesine olan bağını içgüdüsel tepkiler olarak açıklar. Ayrılığa bağlı birincil kaygı, korkuyla ve yaşanan korku travmalarıyla bağlantılıdır. Bebekler ve küçük çocuklar korku veren bir durum karşısında güvenlik için annelerine veya bakım verenlerine bakarlar ve eğer onu bulamazlarsa iki kat üzülürler: hem rahatlıkları hem de güvenlikleri eksiktir.

AYRILMA KAYGISI BOZUKLUĞU VE BAĞLANMA STİLLERİ ARASINDAKİ İLİŞKİ

Ayrılma kaygısı bozukluğunun kökeni henüz net olarak bilinmese de temel sebeplerden birinin bebeklikte edinilen deneyimlere göre şekil alan güvensiz bağlanma stili olması mümkündür. Güvensiz bağlanma ile ayrılma kaygısı belirtileri arasındaki ilişki, güvenli bağlanmanın çocukluk dönemi kaygısıyla olumsuz ilişkili olduğunu öne süren bulgularla tutarlıdır (Brown & Whiteside, 2008; Muris, Meesters, & Brakel, 2003; Muris et al., 2001). Bebeklik döneminde, bebeğin temel ihtiyaçlarının (beslenme, temas, sevgi, ilgi) ebeveynleri tarafından hassasiyetle ve duyarlılıkla karşılanması; bebeğin kendisini, bakım verenlerini, diğerlerini ve dünyayı daha güvenli bir durum olarak algılamasını sağlar. Bebeğin güvenli bir ortam olarak algıladığı evi, reddedici olmayan biri olarak algıladığı bakım verenleri ve bunların sonucunda kendisini de olumlu, güvende hissettiği bir ilişkiye sahipken; kendisini ebeveynleri tarafından terk edilebilir, reddedilebilir veya yok sayılabilir gibi tehlikede hissetmez. Bu doğrultuda güvenli bağlanan bir bebekte ayrılık kaygısının oluşması beklenmemektedir.

Ayrılık kaygısının temel semptomlarından olan ebeveynlerinden uzaklaşamama, ebeveynlerinden uzaklaştığında başına bir şey geleceğinden korkma, evden ayrılamama, ebeveynlerinden uzakta uyuyamama, okula veya işe gitmekte zorlanma gibi semptomlar bağlanma ilişkisi ve bağlanma figürleriyle doğrudan bağlantılıdır. Bu semptomlarda temel ortak özellik, bağlanma figüründen uzaklaşamama ve uzaklaştığında yoğun bir kaygı içerisinde olma halidir. Bu anlamda hissedilen bu yoğun kaygı bağlanma figürüne yakın olma isteğini uyandırmakta ve ebeveyne yapışma sonucunu doğurmaktadır.

Çocuklarda görülen okula gitmekte zorlanma, ebeveynlerine yapışma ve bakım verenlerinden ayrı kaldığında yoğun bir öfke veya kaygı duyma davranışları, bakım veren ve bebeğin arasındaki bağlanma ilişkisinin güvenle inşa edilememesinin sonuçlarıdır. Yetişkinlerde ise bağlanma figürü ebeveyni veya eşi olabilmektedir. Bu anlamda bu bağlanma figürlerinden ayrı kalma ihtimalini doğurabilecek durumlardan (işe gitmek, okula gitmek gibi) kaçınmak ister, bu durum yetişkin bireyin yaşam kalitesinin düşmesine, sorumluluklarını zaman zaman yerine getirememesine sebep olabilmektedir.